Fazıl Say: Basbakan’i anlayan beni de anlar

Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan röportaj:

Fazil Say dünyada ‘dahi piyanist’ olarak, Türkiye’de ise ‘iktidarla kavga eden piyanist’ olarak taniniyor. Geçtigimiz hafta Kültür Bakani Ertugrul Günay ile ‘Nazim Oratoryosu’ üzerine bir tartismayla geldi gündeme. Tartismanin her ayrintisi nasil olsa çarsaf çarsaf yer aliyor gazetelerde. Ama herkesin sahit oldugu gerginlikleri, üstelik bir bakanla yasayan birinin haleti ruhiyesini merak ediyorum ben.
Fazil Say zaten yasam kosullari geregi yalniz bir adam. Kizi, ailesi, dostlari var elbette; ama yilin büyük kismini tek basina o konserden bu konsere kosturarak geçiriyor. Hep kendiyle kaliyor; belki bu yüzden herkesten daha ‘dolu’ bazi konularda. Biz sürekli birbirimizle dertlesirken, o tek basina bir uçak yolculugunda devamli aklindan geçiriyor kizdiklarini. Sonra o kizginligin disavurumu da kitleler önünde oluyor.
Bu söyleside su izlenimi edindim ben: Aslinda hiç de sert ve sinirli biri degil Fazil Say. Belki karsisinda biraz daha yumusak birileri olsa, bu tartismalar hiç yasanmayacak. Onun derdi kendini savunmakla çünkü. ‘Bosver’ diyemiyor, her söyleneni ciddiye aliyor. 

Bir bakan tarafindan suçlanmak, onunla uluorta tartismak nasil etkiliyor sizi?
Haksizliga ugramis hissediyorum kendimi. NTV’de Bakan o lafi etti, ertesi gün basina yansidi. Herkes ‘Cevap ver’ dedi. Kendimi savunmak için bir metin hazirladim, yayimlandi. Internette yazimin altindaki okur yorumlarini okuyorum, 20 yorum varsa 14′ü aleyhimde. Kendimi sadece aklamaya çalisirken ‘Sen hâlâ burada misin’ Git’ cümleleriyle karsilasiyorum.  

Ne hissediyorsunuz birileri ‘Git’ deyince’?
Keder. ‘Sen isine bak’ diyorlar. Sanki ben hiç isime bakmiyorum. Ben kimseye hakaret etmedim, kimseyi kirmadim. Sadece çamur atilinca kendimi savunurken bunlar basima geliyor. Bir de marjinal yazarlar var…

Kim onlar?
Millet marjinallesme merakinda. Eksi Sözlük’te, Facebook’ta bir laf bulup onu evirip çevirmekte üstlerine yok. Bazen düsünüyorum, bir Alman meslektasimin basina böyle seyler geliyor mudur’ Kiskaniyorum onlari. Belki de talihli olan benim, sikici olan onlarin hayati. Beethoven çaliyor, bir ay ses çikmiyor. Bu mu daha iyi acaba, benim yasadigim cehennemi durum mu, bilemedim.

‘Yunus Emre Oratoryosu’nu 2 bin 600′lük salonda 300 kisi izledi

Zorluklar yaraticiligi besler denir…
Olabilir. Ama yasadigimiz keder ve öfke olmasin isterim. Bakan konser iptal etmenin yasa disi oldugunu da biliyor, onun yerine yapilan islerin kötü geçtigini de… Biliyor musunuz ki ‘Yunus Emre Oratoryosu’nu 2 bin 600 kisilik salonda kaç kisi izledi’ 300 kisi! Almanca tekstini herhalde Almanca bilmeyen biri tercüme etmis. 2 bin 600 kisilik salonu doldurmak için dünya çapinda olmak lazim. Ama bunun yolu her aksam Fazil Say gibi çalabilmekten geçiyor. Hintli bir ermis gibi ruh ve beden kontrolü gerekiyor. Çünkü beden itiraz eder. ‘Çalmiyorum bu gece’ der.

Nasil olur bu?
O sabah uçakta uyuyakalmissindir, omzun korkunç agriyordur. O zaman vücut yüzde 80 agir isler. Bunun yollarini da tecrübeyle ögreniyor insan. Tamamen iç sesine gidip vücudunu unutmayi ögreniyorsun. 

10 yil sonra geriye baktigimda ‘Iyi ki böyle yapmisim’ diyecegim

Peki ruh nasil isyan eder’ Çetin Altan’in ‘Bugün içimde yazi yazmak gelmiyor’ durumu gibi mi?
Tokyo’da 3 bin kisi bilet alip konsere gelmis, ben ‘Su anda içimden gelmiyor’ diyemem. Ben ruhunu, bedenini ve düsüncelerini çok analiz eden bir insanim. Zuhal de (Olcay) ben de bir ara psikologa gitmistik, bes-alti seans sonra biraktik. Sunu dedik: Zaten kendimizi o kadar çok desiyoruz ki neden psikologa gidelim’ Bir sanatçinin gereksinimi olan yardimlar baska. Benim analizlerime göre, bütün bu olaylardan ruhum yüzde bir bile yara almiyor. 

Nelerden yara alir peki ruhunuz?
Mesela Beethoven’in bir sonatini artik iyi çalamiyorumdur. Ya da bir besteyi bir türlü ilerletemiyorumdur. Ama Radikal’deki ya da Taraf’taki falanca köse yazarinin satasmasi, ruhsal bir yara degil. O sadece düsünceleri savunma aktivitesine dönüstüren, cevap vermeye zorlayan, vakit kaybi dolayisiyla da sinirlendiren bir olay.  

Hâlâ Türkiye’den gitmeyi düsünüyor musunuz?
Bazen diyorum, ya arkadas sen üç yil falan baska bir ülkede yasasan… Bütün bu olaylar sakinlesse, sonra dönersin ve iyi bir dönüs de olur. Bunu yapamamamin bazi sebepleri var. Birincisi kizimi birakamam. Onu alip gidemem de, çünkü yilin 250 günü turnedeyim. Yüzde 80 bu. Kalan yüzde 20 de su: Türkiye’yi seviyorum. Bütün batakligina, cehennemine ragmen Türkiye’yi Hollanda’ya tercih ederim. Avrupa sikici. Zürih’te intihar orani Istanbul’dan daha fazla. Sikintiya çözüm yok çünkü. Uç fikirli bir AKP’li ya da MHP’li ile internette atismaya baslayinca bu sikici degil ki… 

Eglenceli mi buluyorsunuz?
Arif Sag politikaya giriyor ya, ‘Sen bu isi hobi olarak yapiyorsun’ dedim ona. Ben de piyano çalip beste yaparken biraz sikistigim anda Facebook’a ya da MSN’e kaçiyorum. Milletle mektuplasiyorum. Sert tartismalar da oluyor. O bana biraz yasam gücü de veriyor açikçasi. En azindan falanca Brahms konçertosu ruhsal olarak agritmaya basladiginda onu unutturuyor. Bir kaçis noktasi. 

Arada bir ‘Ipin ucunu kaçirdim’ diyor musunuz?
Herkes ipin ucunu kaçirir. Bir tane hakiki ben varim, bir tane de insanlarin kafasinda yarattigi ben. Internette biriyle yazisiyorum mesela, ‘Siz Fazil Say misiniz” diyor. ‘Evet’ diyorum. ‘Olamazsiniz’ diyor. Neden’ ‘O böyle evet diye cevap vermez’. Niye’ ‘Evet ekselanslari’ filan mi diyecegim’ Ikinci Cumhuriyetçiler de ‘Bizim sizinle görüslerimiz yüzde 100 ayri kutuplarda’ diye lafa basliyor. Bin tane konu var, belki de 997’sinde hemfikiriz. 

Çok tek basina bir yasaminiz var. Belki daha yerlesik yasasaniz, etrafinizdakilerle daha fazla iletisiminiz olacak, birileri de size ‘Sakin ol Fazil’ diyecek. Ama simdi siz öfkenizi herkesin içinde ortaya koyuyorsunuz.
Dogru. Ama buna 10 yil sonra bakmak lazim. 50 yasina gelince, herhalde ‘Iyi ki böyle yapmisim’ diyecegim. Çünkü en azindan açik olmusum. Benim çektigim yalnizlik ve aci orantisi, Beethoven’inkinin binde biri. Çünkü o yazdigi eseri duyamiyor. Ben kendi eksigimle mücadele etmiyorum, içinde bulundugumuz toplumun çok hastalikli bir döneminde bir mücadele veriyorum. 

‘Konserime gelen, albümlerimi alan bir-iki milyon kisi çikar ama gerçek hayatta iki kisi var: Ben ve kizim’

Tek çocuk, harika çocuk olmak zaten dar alanda yasamayi dayatiyor. Bir de bu tartismalar olunca daha da yalnizlasmiyor musunuz?
15 yildir hayatim söyle… Sabah 5′te uçaga bin, bir sehre gel, oteline git, bir restoranda tek basina yemek ye, aksa-müstü prova yap. Orada iki adam olur, biri akortçu, biri isikçi. Adlarini bilmezsin, dört kelime ya konusursun ya konusmazsin. Saat 8′de konsere çikiyorsun. Kendinle kendin arasinda bir konser o. Sonunda alkislaniyorsun. Ve gece 11′de aksam yemegine yine yalniz oturuyorsun. Alisveris halinde oldugun, konsere gelen, CD’leri dinleyen 1-2 milyon kisi var. Ama gerçek hayatta geriye iki kisi kaliyor: Ben ve kizim. 

‘Erdogan’i anlayan beni de anlar’

Bu yasam biçimi insani neye dönüstürüyor?
Herkesin bu anlattiklarimi anlamasini beklemiyorum. Ben Tayyip Erdogan’i anlamaya çalisiyorum. O da her gün 400 bin kisiye konusma yapiyor. Bagiriyor, çagiriyor, içini döküyor. Hakli veya haksiz. Kasimpasali veya degil. Bazen entelektüel bir bilim adami gibi laflar da ediyor. Sonra eve geliyor, bir tek Emine var. Unakitan onun için benim yanimda çalan baskemanci gibi. Onu anlayan beni anlar. 

Bu anlattiginiz hayat denizcilere benziyor. Onlar gibi her limanda bir sevgiliniz var mi?
Cevap yok.

Mesela Zürih’te Lisolette, New York’ta Carrie…
Lisolette olmasin ya! O nasil isim! 

Istanbul’da var mi peki?
Konuyu kapattik. Agzimizin yandigi konular bunlar. Ben magazine düsmüs bir sanatçiyim. Düstüm ve kalktim. Ama iyi ki o iliskiler de yasandi. Renk bunlar, anilar var. 

‘Bu tartismalardan sonra biri laf eder diye maçlara gidemiyorum?

Fanatik bir Fenerbahçeliye sormadan olmaz: Ne olacak bu Fenerbahçe’nin hali?
Çok kötü. Iyi giden bir seyi bozmayacaksin. Nasil ben ‘Nazim Oratoryosu’nda Zuhal’in veya Genco’nun (Erkal) yerine baska birini almaya çalismiyorsam… Iyi giden bir seyler vardi; Zico, Aurelio, Anelka… Yenileri alisana kadar zaten kaybetmis oluyorsun. Hele Aragones hiç olmadi. Bence zaten Ispanya Milli Takimi da iyi oynamiyordu, iyi oynadigi için kazanmis bir takim degil. Taktik basarisi var mi Aragones’in, hiçbirimiz anlamadik. Ama Avrupa sampiyonu olmus takimin teknik direktörünü Fenerbahçe’ye almak management basarisi. Ama olmadi. Guiza da olmadi. Ligde yeniliyor Fener ama öbürleri de yeniliyor. Bence sampiyonun kim olacagi hâlâ belli degil. 

Aziz Yildirim gitsin mi?
Hayir, tam tersi. Kalsin hatta 10 yil. Fenerbahçe için yapilmis en iyi isleri yapti. 100 yil içinde baktigimizda Sükrü Saracoglu, Ali Sen ve Aziz Yildirim en önemli adamlar. 

Stada gidiyor musunuz?
Çok giderim. Benim de Kumru’nun da formalarimiz var. Çok degisik yerlerden seyrediyorum maçi. Aziz Yildirim’in yaninda seyrettigim de oldu, kale arkasindan da…

Sakin mi seyrediyorsunuz?
Küfürlü ve bagira çagira. Tezahüratlara da katilirim. Ama tezahürat konusunda kimse Çarsi’yi geçemez, biz onlara rakip bile olamadik. Ama bu son olaylardan sonra bir yildir falan gidemiyorum. Biri bir sey der diye. Aslinda eminim adamla karsi karsiya gelsek tartismalar bu kadar sert olmayacak. Çünkü internette istedigin lafi edebiliyorsun. 

‘Baba, Yagmurdereli’nin göbegi kasiniyorsa benim de sirtim kasiniyor’

Kiziniz Kumru da Sabri Tulug Tirpan’dan piyano dersi aliyor. Meslektasiniz olmasini ister misiniz?
Bence müzik yetenegi kendini vücuttan disari fiskirtan bir yetenektir. Benim üç yasinda iki oktavlik orgla, radyodan dinlediklerimi çalabilmem o çikisti iste. Kumru’da bu yok. Her insan müzik bilmemnesi olmuyor ama her insanin müzikle ugrasmasi bu dünya için iyi bir sey. 

Diyelim ki Kumru piyanist olmak istedi ve çok da parlak degil. Ne yaparsiniz o zaman?
Iste bundan korkuyorum. Tut ki benden daha iyi bir müzisyen oldu, yine de zor isi. Babasi sayesinde konser veriyor diyebilirler bu sefer. Allah’tan Kumru piyanist olacagim havasinda degil su anda. 

Peki sizin yasadiginiz hayati tekrar etmesini ister misiniz?
Ben meslegimi çok seviyorum. Bir daha dünyaya gelsem yine bunu yapardim. Benim gördügüm Kumru; elinde kamera, aslanlarin kaplanlarin arasinda bir National Geographic belgeselcisi falan olacak gibi. 

Neler yapiyorsunuz birlikte?
Eskiden çok oyun oynardik, PlayStation filan. Artik eskisi kadar oyun oynamiyor. 

Hoslandigi oglanlari anlatiyor mu size?
Anlatmiyor pek. Bir ara âsik oldugunu düsündük, çok da hosumuza gitti. Hatta annesine mesaj attim, ‘Bence oglan bu’ diye. Ama Kumru çok içine kapanik o konuda.

Babasinin tartismalarinin farkinda mi?
Osman Yagmurdereli ile tartistigimizin ertesi günü; kahvalti ediyoruz birlikte. Sabah haberlerinde olayi anlatmaya basladilar. ‘Fazil Say, Osman Yagmurdereli için ‘Göbegini kasiyan adam’ dedi’ filan… Bana bakti Kumru, ‘Baba sen böyle bir laf mi ettin” dedi. ‘Evet ettim Kumru.’ Eyvah, simdi ne diyecegim acaba diye kurarken, ‘E benim de sirtim kasiniyor o zaman’ dedi. Ben bir anda galaksi degistirdim.

‘Kizim da yurtdisinda okuyacak, bu bir aile gelenegi’

Yurtdisinda okutmayi düsünüyor musunuz?
Illa ki. Çünkü bizim aile gelenegimiz. Dedem de, babam da, ben de Almanya’da okuduk. Lisede de yurtdisina gitmesini istiyorum. 

Onu yurtdisina göndermek istemenizin ‘Giderim’ sözünüzle baglantisi var mi?
Yok, zaten annesi de ben de hep böyle düsündük. Bence bir insanin mutlaka bir süre yurtdisinda yasamasi lazim. Baska bir ülkede varolus mücadelesi vermeli.

Peki o giderse burasiyla baginiz zayiflar mi?
Zorunluluklarim azalir. Ama dedigim gibi Hollanda ya da Isviçre’de yasamak daha cazip degil benim için. Kumru giderse de burada kalabilirim ama belki de Tibet’e giderim. Bilemiyorum.

En büyük korkunuz nedir?
Erken ölüm olabilir. Beethoven gibi agir sartlarda yasamak olabilir. Türkiye ile ilgili korkular da var. Seriat gelebilir. 

Inaniyor musunuz seriatin gelebilecegine?
Su an gelebilecegini düsünmüyorum ama gelebilitesi var. Çünkü Tayyip Erdogan hiçbir zaman bizi rahatlatacak bir konusma yapmadi. Buradan bir korkum var. O hayat sartlarinda yapamam. 

‘Bir 18 yasinda büyük bir kriz geçirdim, bir de 36 yasinda’

40 yas sendromu var mi?
39!

Peki 40′a bir kala sendromu var mi?
Bir degisiklik yok. Ben bir 18 yasinda büyük bir kriz geçirmistim, bir de 36 yasinda. Insanin dönemleri bence 18′er yillik. Ilk 18 büyüme, 18-36 arasi kisiligi bulma, 36-54 arasi üretim, 54-72 arasi olgunluk ve felsefe. Ben 1′den 2′ye, 2′den 3′e geçerken büyük krizler yasadim. Kisilik bulma en zoruydu. Sadece kisiligini degil, evrendeki yerini de bulmak zorundasin. Adim adim bir yere geleceksin, bunu da kendin yaratacaksin.

Bu insani hirçinlastirir mi?
Hirçinlastirir tabii. Her sey insani hirçinlastirir. Gol kaçiran futbolcu da hirçinlasiyor. 

25 yasiniza göre daha mi hirçinsiniz?
O zamanki hirçinlik sebeplerim daha ruhsaldi, herhalde daha hirçindim. Bir kere daha radikaldim. O 25 yasimdaki radikal çalisimla simdiki, biraz daha herkesin begenecegi sekilde çalisim farkli. O zamanki çalisim o kadar uçtu ki, sevmeyenim de çoktu.  

Zaman geçtikçe daha çok insanin sizi begenmesini mi istiyorsunuz?
O dediginiz ikinci dönemin olayi, 30′larin baslari. Simdi benim kafamda güzel eserler üreteyim, güzel çalmayacaksam çalmayayim düsüncesi var. Su anda bir senfoni besteliyorum, 400 yil sonra çalininca da iyi anlasilsin hesabim var. Eskiden o menajer begendi mi, elestiri çikti mi falandi. Simdi bakmiyorum.

‘Bu olay Almanya’da olsa Bakan’i istifa ettirirdik’

Bir süredir siyasilerle hararetli tartismalar içindesiniz.
Umursamaz bir dünyada yasamamak için. Ama galiba su asamada kesmek lazim. Ben de artik böyle anilmak istemiyorum. Üzerimize kirler de siçramaya basladi, ‘Nazim’in sirtindan para kazaniyor’ diye. Bakan ettigi lafin çok haksiz bir laf oldugunu kendi de biliyor. Bile bile söylüyor. Politika bu. Ama biz siyaset yapmiyoruz. Orkestra ve koroyu bize veren mecra, kasap dükkani olsaydi su anda bu tartismayi kasapla yapiyor olurduk. Bakan oldugu için tartismayi siyasetle yapmak zorundayiz. 

Ne olacak simdi?
Bu olay Almanya’da geçseydi biz Bakan’i istifa bile ettirirdik. Ama Türkiye’de hiçbir sey yapamazsin. Dava açarsin, iki ay sonra karsi davalar çikar. Hiçbir sekilde yenemeyiz biz onu. Olaydan alti ay sonra çikti, ‘Bunlar Nazim’in sirtindan para kazaniyorlar’ dedi. Simdi biz kase davasini açamayacak duruma geldik. Çünkü kase istersek adamin sözünü aklamis oluyoruz neredeyse.

O zaman hakkinizdan feragat mi ediyorsunuz?
Evet. Bagrimiza tas basacagiz, unutacagiz. Benim için Ertugrul Günay berbat bir bakan olarak kalacak. Mesela Mart 2010′da Paris’te Fazil Say Festivali var. IKSV Genel Müdürü Görgün Taner bana sürekli telefon ediyor, o festivali Fransa’da Türkiye Yili içine almak istiyor. Reddettim. Çünkü oraya ben geldim 15 yilda. Oraya Bakan gelmedi, Görgün Taner gelmedi. O festivali kendi çerçevelerine almayi hak etmediler. 

Sizin bu çikisiniz bir buçuk sene önceki ‘Onlar kazandi, biz kaybettik. Bu gidisle Türkiye’yi terk ederim’ beyanatiniza da baglandi.
Ben AKP’lilerin gözünde bir samar oglaniyim. Çok fazla düsman var su anda ve bu benim açimdan çok yorucu. 

Halbuki o beyanatin ardindan Bakan Günay ile bir kahvaltida bulusmustunuz, iliskiler yumusamis görünüyordu.
O bulusmada ‘Nazim Oratoryosu’nun Türkiye turnesini konustuk. Bir de ‘Yahya Kemal ile ilgili benzer bir çalisma yapabilirsin’ dedi. 

Sonra?
Arayan soran olmadi. Bu adam oratoryo, senfoni nasil besteleniyor onu da bilmiyor.
8-10 ay süren yogun bir çalisma bu. Bir partisyon sayfasi yazmak üç saat sürüyor. 80 enstrümanin her birine nota yaziyorsun ve bu 10 saniyelik müzik sadece. Düsün artik 75 dakikalik bir eseri… Ben 10 ay Yahya Kemal ya da Aziz Nesin çalismasi yapacaksam onun projelendirilmesi gerek. Turneler, konserlerle beraber görmüyorsam öyle bir projeye baslamak istemiyorum. Bir sanatçi eserini çalinsin diye besteler, gerisi yalan.

Yorumunuzu yazınız

You must be logged in to post a comment.